Anneler Günü geldiğinde, hepimizin içinde bir şeyler kıpırdar. Kimimiz için özlem, kimimiz için şükran, kimimiz için iki duygunun tam ortasında bir sessizlik… Benim içinse Anneler Günü, yıllar içinde değişen ama hep derinleşen bir anlam taşıyor.
Ben 11 yaşımdayken annemi, Ayşe’yi kaybettim. O yaşta ölüm çok ağır bir kelime. İnsan, ne olduğunu tam anlayamıyor ama içindeki boşluğu net bir şekilde hissediyor. Zaman geçtikçe hatıralar flulaşıyor, yüzler silikleşiyor. Şimdi, annemin yüzünü hatırlamakta bile zorlanıyorum. Ama kalbimdeki yeri hâlâ çok canlı. O yeri hâlâ sevgiyle taşıyorum.
Hayat, kaybettiklerimizin ardından bize bazen yepyeni bir hikâye armağan ediyor. Benim hikâyeme Selma annem eklendi. Babam gençti, tekrar evlendiğinde ben de, ablam da yeni bir aileye adım attık. O başta “üvey” idi ama sevgisi hiç öyle olmadı. O kadar içten, o kadar sabırlı ve sessizce sevgi doluydu ki, yıllar içinde bizden biri olmadı – sanki hep bizimleymiş gibiydi.
Selma annem, sadece bir eksikliği tamamlamadı. O, varlığıyla bize yeniden “ev” duygusunu yaşattı. Annelik bazen doğurmakla değil, yürekle başlar. Onun anneliği, bunun en güzel örneği.
Bugün geldiğim noktada ise bir başka anneye daha minnet duyuyorum: Eşim Zehra.
O bana baba olma duygusunu tattıran, oğlumuz Emre’ye hem sevgiyle hem güçle rehberlik eden bir anne. Onun anneliğini izlerken, içimdeki çocuk şifa buluyor; babalığım daha anlamlı hale geliyor.
Anneler, sadece hayat vermez. Hayata yön verir, şekil verir, güç verir.
Ayşe anneme özlemle…
Selma anneme minnetle…
Zehra’ya sevgiyle…
Anneler Günü’nüz kutlu olsun. Her biriniz, bu hayat yolculuğunun en sessiz kahramanlarısınız.



